Şeytan Marka Giyer, vizyona girdiği 2006 yılından bu yana sinema salonlarını aşarak popüler kültürün en acımasız, en şık ve tuhaf bir şekilde en dürüst köşe taşlarından biri haline geldi. Bugünlerde ucuz PR ajanslarının her ortalama filme yapıştırdığı “kült” ya da “ikonik” gibi içi boşaltılmış sıfatları bir kenara bırakalım; çünkü bu yapım, parıltılı moda dünyasının arkasındaki o soğuk, hesapçı ve kibirli mekanizmayı gerçekten rafine bir sinema diliyle anlatmayı başardı. Lauren Weisberger’in çok satan romanından beyaz perdeye uyarlanan bu hikaye, sadece bir “sektör eleştirisi” değil, aynı zamanda kapitalizmin ruhumuzu nasıl şık bir ambalajla teslim aldığının da kanıtı niteliğinde. Film, izleyiciyi ucuz bir ahlak dersiyle sıkmak yerine, pırıltılı bir hap gibi sunduğu acı gerçeklerle büyülüyor.
Karton Bir Romandan Beyaz Perdenin Şahserine: Serinin Doğuşu
Her şey, Vogue dergisinin efsanevi yayın yönetmeni Anna Wintour’un eski kişisel asistanı Lauren Weisberger’in, yaşadığı “cehennem” deneyimini kağıda dökmesiyle başladı. Kitap ilk çıktığında, edebiyat eleştirmenleri tarafından hafif siklet bir intikam günlüğü olarak görülmüştü. Ancak Hollywood’un dahi yapımcıları, bu basit asistan hikayesinin altındaki cevheri hemen fark etti. Filmin senaristi Aline Brosh McKenna, kitaptaki o çiğ intikam duygusunu törpüleyerek, yerine ayakları yere basan, zekice kurgulanmış bir senaryo yerleştirdi. David Frankel’in yönetmen koltuğuna oturmasıyla birlikte, Şeytan Marka Giyer sıradan bir kadın filmi olmanın çok ötesine geçerek, profesyonel hayatın vahşi doğasını gözler önüne seren bir modern zaman masalına dönüştü. Şimdilerde ikincisinin hazırlıkları yapılan bu seri, ilk adımıyla aslında sinema tarihinin en başarılı edebiyat uyarlamalarından birine imza atmış oldu ve adını altın harflerle yazdırdı.
Miranda Priestly ve Karşısında Ezilen Ama Bükülmeyenler
Tabii ki bu filmi bir fenomene dönüştüren en büyük unsur, Meryl Streep’in hayat verdiği Miranda Priestly karakteridir. Streep, karakteri sadece karikatürize bir “kötü patron” olmaktan çıkarıp, ona sessiz bir otorite, buz gibi bir asalet ve derin bir yalnızlık kazandırdı. O ünlü “mavi kazak” tiradı, sinema tarihinin en iyi yazılmış monologlarından biridir ve modanın aslında ne kadar politik ve ekonomik bir güç olduğunu yüzümüze çarpar. Karşısındaki Anne Hathaway ise, saf ve entelektüel Andy Sachs rolünde, sistemin dişlileri arasında ezilirken kendi benliğini kaybeden modern insanı kusursuzca canlandırdı. Emily Blunt’ın hayat verdiği hırslı asistan Emily Charlton ve Stanley Tucci’nin canlandırdığı sadık Nigel olmasaydı, Runway dergisinin o klostrofobik ve acımasız atmosferi asla bu kadar inandırıcı olamazdı. Bu karakterler arasındaki kusursuz kimya, ucuz PR oyunlarıyla şişirilmiş günümüz kast ajansı başarılarının çok ötesinde bir oyunculuk dersidir.
Gişeyi Sallayan Şıklık ve Sinema Dünyasındaki Kalıcı İzler
Moda dünyasını konu alan bir filmin küresel çapta 326 milyon dolardan fazla gişe hasılatı elde etmesi, o dönem sinema endüstrisi için şaşırtıcı bir başarıydı. Ancak Şeytan Marka Giyer, sadece yapımcıların kasasını doldurmakla kalmadı, sinemanın görsel diline de yön verdi. Patricia Field’ın elinden çıkan kostüm tasarımları, filmi adeta yaşayan, nefes alan bir podyuma dönüştürdü. Bugün bile sosyal medyada dönen binlerce “meme” ve replik, filmin popüler kültürdeki kalıcılığını kanıtlıyor. Ucuz pazarlama stratejilerinin iddia ettiği gibi “izle-geç” türünde bir eğlencelik değil, her sahnesi titizlikle işlenmiş bir görsel şölen var karşımızda. Yakın zamanda çekileceği kesinleşen devam filmi haberi ise, bu güçlü mirasın ticari olarak sömürülme riskini taşısa da, sinemaseverlerin Miranda Priestly’nin o tek bir bakışıyla titreme arzusunu yeniden alevlendirdi. Disney çatısı altında geliştirilen yeni film, orijinal ekibin olgunlaşmış dinamikleriyle sektöre taze bir soluk getirmeyi hedefliyor.
Runway Dergisinin Asla Eskimeyen Mirası
Son tahlilde, Şeytan Marka Giyer serisi, bize başarının bedelini ve modern dünyada ayakta kalabilmek için neleri feda etmemiz gerektiğini anlatan zamansız bir başyapıttır. Gişe rekorları, ödül adaylıkları ve bitmek bilmeyen hayran teorileri bir yana; bu film, sinemanın sadece hikaye anlatmakla kalmayıp, bir dönemin ruhunu nasıl şık bir biçimde dondurabileceğinin en net kanıtıdır. Miranda Priestly’nin de dediği gibi: Hepsi bu.